İsmail Hakkı CENGİZ

İZMİR / BAYRAKLIih.iyiinsan.com

GENEL HABERLER’DE DEVRİM

Haberlere yeni bir anlayış

Makale

Uzlaşarak Gelişme mi, Çatışarak Çöküş mü?

2026-01-08 00:00:00
Okunma: 1 | Yorum: 0

Tâ Millî Mücadele günlerinden
bugüne uzanan bir asrı aşan dönemde, birbiriyle çatışan iki kesim var: Mutaassıp
kesim-laik kesim.

Bu iki kesimin çatışmasının
galibi yok. Herhangi bir tarafın galip gelmesi ihtimali de yok. Yakın
gelecekte, bu iki kitleden birinin yok olma, yok edilme imkân ve ihtimali de
gözükmüyor.

Peki, gerçek bu olduğuna göre,
bu çatışma neye yarıyor, kime hizmet ediyor?

Bu çatışmanın ülkenin,
milletin hayrına olmadığı çok net! Çatışma; gelişmeye, zenginleşmeye, refah,
istikrar ve huzur için harcanacak çok değerli zaman ve enerjinin boşa gitmesine
yol açıyor. Gelişmemizi çok acı ve açık bir biçimde frenliyor.

Uzlaşma her iki kesimin ve
kitlenin, vatan ve milletin yararına… Aslında, uzlaşmadan başka bir çare, başka
bir yol yok. Gelgelelim, uzlaşma imkânı, uzlaşma zemini var mı?

OLMALI!

Olmak zorunda!

UZLAŞMA ZEMİNİ
NASIL YARATILIR?

Bilgilenmek, bilimin sesini
dinlemek, BİLİNÇLENMEK, olayların, çatışmanın kimin işine yaradığını fark etmek
zorundayız. Çatışmanın başladığı yere, kökenine inmek zorundayız. Çok şükür,
elimizde paha biçilmez kaynaklar var. Bunlardan biri, değerli tarihçi, Prof.
Dr. Halil İnalcık’ın (1916-2016), ATATÜRK ve DEMOKRATİK TÜRKİYE, (Kronik
Yay. 6. Baskı, 2023) adlı eseridir.

Eserin önsözündeki şu
paragrafı dikkatle, her kelimesinin üzerinde dura dura okuyalım:

“Toplumumuzu, uzlaşmaz iki
kitle halinde karşı karşıya getiren derin anlaşmazlığın, felaketli sonuçlar
getirebileceğini daima hatırda tutarak karşıtlığı çözmek, uzlaşma yollarını
bulmak zorundayız. Yurdun geleceği için iki taraf da bağnaz, uzlaşmaz
tavrından kurtulmak zorundadır. Demokrasi özgürlüğü, yok etmek özgürlüğü
değildir. Demokrasi, toplumda barışı güvence altına almak için uzlaşma ve
denge zeminidir.”

ÇÖZÜM ve UZLAŞMA
YOLLARI ARAMAK

Çözüm ve uzlaşma zemini,
karşılıklı anlayışla, hoşgörüyle, barışın herkesin menfaatine hizmet ettiğinin,
çatışmanın ise herkesin felaketine yol açtığının şuurunda olarak, olgun ve
bilgece yaklaşımlarla yaratılabilir.

Şimdi gelin, kitabın ilk
sayfalarında bu zemini arayalım:

Adı geçen kitabın 13. sayfasında,
İnalcık, “Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920’de TBMM kürsüsünden verdiği söylevde
kendisinin, ‘Millî vicdanın yüksek iradesine uyarak milleti, müstakil vatanı
güvenlikte görünceye kadar çalışmak ödeviyle İstanbul’dan ayrıldığını’
vurgulamıştır.” diyor.

Görüldüğü gibi, Mustafa
Kemal’in İstanbul’dan ayrılışının sebebi çok net: Vatanın bağımsızlığını ve
milleti kurtarmak için çalışmak ÖDEVİ… O ödevi, büyük kurtarıcıya kim
veriyor? Gayet açık: Devlet. Devleti temsilen padişah.

Şimdi, dikkatle kitabın 14 ve
15. Sayfalarını okuyalım:

 “İngilizler, kendi vesayetlerini kabul eden
halife-sultanın kişiliğinde Anadolu ile beraber Mekke-Medine ve Arabistan’ı
içeren Osmanlı İmparatorluğunu kurtarabileceği ümidini veriyor ve sultanla
beraber Damat Ferit Paşa hükûmeti böyle bir planı benimsiyorlardı.

O zaman İngiliz hükûmeti, Hint
Müslümanlarının protestoları karşısında, geçici de olsa, böyle bir siyasî
taktik kullanmayı zorunlu görmekteydi. Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra
Müslümanlar, Hindistan’da The Muslim Leugue adı altında bir örgüt kurmuştu. Bu
örgüt gelecek barış antlaşmasında, Arabistan’ın, Mekke ve Medine’nin Osmanlı
Halifesi idaresinde bağımsız kalmasını isteyen bir karar almıştı. Kararda,
halifenin bağımsızlığı Müslümanlar için bir zarurettir deniyordu.

O zaman Hindistan’da
‘Hilafet Hareketi’ denen bu girişim, İngiliz hükûmetini hayli
kaygılandırmaktaydı. İngilizler, halifeyi himaye altına almak suretiyle bu
girişimleri kendi kontrolleri altına almak amacını gütmekteydiler. Hilafet
Hareketini, Gandi de destekliyor ve “İngiliz Başbakanı Müslüman
isteklerini kabul etmiştir’ diyordu. Aynı zamanda, İngiliz Hükûmeti,
halifenin İngiliz himayesini aradığı söylentilerini Türkiye’de yaymaktaydı.

Damat Ferit Hükûmetinin
hilafeti, dolayısıyla Arabistan dahil imparatorluğu kurtarmak hayali,
İngiliz Hükûmetinin bu siyasetinden kaynaklanıyordu. Buna karşı, Mustafa Kemal,
Anadolu’da milletin, ‘Muhafaza-i İstiklaliyet-i Milliye’ için harekete
geçtiğini, İngiliz himaye söylentilerinin asılsız olduğunu anlatmaya
çalışıyordu. İlginçtir, sadrazama telgrafta Mustafa Kemal, imzasını, ‘Üçüncü
Ordu Müfettişi ve Fahrî Yaver-i Hazreti Şehriyari M. Kemal’ şeklinde
atmaktaydı. Başka deyimle o, bu zamanda sadrazam karşısında, kendisinin de padişaha
yakınlığını vurgulamaktaydı”

Metinde geçen, “vesayet” ve
“himaye” kavramlarına ince dikkat!

Birinci cümlede,
halife-sultanın İngiliz vesayetini kabul ettiği iddia ediliyor. Üçüncü
paragrafın son cümlesi ise, “İngiliz Hükûmeti, halifenin İngiliz himayesini
(yani vesayetini) aradığı söylentilerini Türkiye’de yaymaktaydı.” diyor.  Buradan çıkan sonuç, demek ki
halife-sultanın İngiliz vesayetine girdiği doğru değil. Nitekim dördüncü
paragrafın ikinci cümlesinde Mustafa kemal, “İngiliz himaye söylentilerinin
asılsız olduğunu anlatmaya çalışıyordu.” ibaresi, padişahın İngiliz
himayesine girmediğini teyit ediyor.

Nihayet, son cümleye dikkatle
bakalım: “Mustafa Kemal, sadrazam karşısında kendisinin de padişaha
yakınlığını vurgulamaktaydı.”

İçimize sinse de sinmese de
padişah ve Mustafa Kemal’in, vatanın kurtarılması konusunda iş birliği içinde
olduğunu kabullenmemiz, bunu benimsememiz ve içselleştirmemiz lâzım.

Tabii daha sonra, “padişah,
Mustafa Kemal için tutuklama kararı hatta idam fermanı çıkardı. Buna ne
diyeceksin?” diye sorulabilir.

Bunun cevabı şu: Padişah
İngiltere Hükûmetinin, gönüllü himayesinde değil ama esiri durumundaydı. İdam
fermanını çıkaran İngilizlerdi. Kaldı ki padişahın vatan sathında herhangi bir
iktidarı, herhangi bir etkisi yoktu. Anadolu’da ise hiçbir hükmü yoktu.
Çıkarılan tutuklama emirleri, idam fermanlarının bir anlamı, bir
uygulanabilirliği yoktu.

Şunu da hatırlatalım:
1909’da İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetime el koymasıyla, Osmanlı
Devleti’nde padişahların iktidarı fiilen bitmişti. İttihat Terakki, dünya
tarihinin en baskıcı diktatörlerinden birinin, İkinci Abdülhamit’in iktidarına
son verilmişti. Onun gibi bir padişahı tahttan indiren iradenin, güç ve
etkinlik bakımından onunla mukayese dahi edilemeyecek kadar zayıf haleflerine
herhangi bir yetki tanıması söz konusu olabilir mi?

x   x   x

ÖNERİ YAZILAR

Atatürk Ne Demek?
Mirasını Yiye Yiye Bitiremediğimiz BABA Demek!

Anadili Anadolu

Bilge

SORUMLULUK ve GÖREVDEN
Zevk Duymak

x   x   x

TAVSİYE; Video

ATATÜRK TEK ADAM MIYDI?

 

[email protected]

<- Makale listesine don

Yorumlar

Henuz yorum yok.

Yorum Yaz