İsmail Hakkı CENGİZ

İZMİR / BAYRAKLIih.iyiinsan.com

GENEL HABERLER’DE DEVRİM

Haberlere yeni bir anlayış

Makale

Birikimler ve BİLİNÇALTI

2022-10-25 00:00:00
Okunma: 1 | Yorum: 0

Kendimizi, davranışlarımızı anlamamız, onu niçin
yaptığımızı çözebilmemiz için mutlaka “bilinçaltı”nı anlamamız, çözmemiz
lâzım!

Komadaki veya baygın durumdaki hasta için, “bilinci
kapalı” diyor doktorlar… Peki, biz “uyanık” sağlıklı kişiler,
“bilincimiz açık” mı? Her zaman açık mı? Her zaman açık olsa bile
kararlarımızı tam bilinçli olarak mı veriyoruz?

Bu suallere, “evet” cevabını verebilmek cesaret
ister!

HAYIR; kararlarımızda ve
davranışlarımızda büyük oranda “bilinç dışı” varlığımız etkili… Konuyu
anlayabilmek için, ünlü Psikanalist Freud’un bilinçaltı benzetmesi
olarak çizdiği şu resmi inceleyin:

İd, Ego ve
Süperego:

Psikanalizde kullanılan İd (temel
benlik), Ego (bilinç) ve Süperego (toplumsal kurallar; din,
ahlak, töre, gelenek) üçlemesi, ilahi dinlerdeki şeytan,
nefis ve inanç üçlemesine benzemektedir.

---------------------------------------------------

Freud, bilinci buzdağına benzetiyor. Buzdağının çok
büyük kısmının su altında kalması ancak küçük bir bölümünün görünmesi gibi; farkında
olduğumuz bilincin de toplam bilincin çok küçük bir bölümü olduğunu söylüyor.

Resimde, suyun altında, yüzeye yakın bir bölüm var: Bilinç
öncesi bölüm. Burası eşik bölgesi, bilinç altında ama istendiğinde
bilince çağrılabilen bölge.

Beyaz çizgi altındaki büyük bölümde, “bilinçaltı”nda
depolanan düşünce ve duyguları, algı ve yargıları bilincimize çağıramıyoruz.
Bunlar rüyalarımızda ve belki hayallere daldığımızda, irade dışı, kendilerini
gösteriyorlar. Bununla beraber, bilinçaltı, bizim her türlü kararımızda,
davranışımızda birinci derecede etkili.

Burada birikenler ne? Ne zaman?
Nerede? Nasıl birikiyor?

Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren bilinçaltımız
şekillenmeye başlıyor. Çocukluğumuzda yaşadığımız sevinçler, mutluluklar,
korkular, endişeler, üzüntüler, sevgiler, öfkeler hatta aşklar orada birikiyor.
Bazı uzmanlara göre, bilinçaltımıza, atalarımızdan gelen kimi duygu ve güdüler
de kaydediliyor. Ana-babalarımızın bizi engellemeleri veya cesaretlendirmeleri,
öğretmen ve arkadaşlarımızın, hakkımızdaki olumlu/olumsuz yorumları, yargıları,
görüşleri, hepsi orada birikiyor ve bizi ömür boyu etkiliyor.

Eğer bilinçaltımız, “yapamazsın, edemezsin, yükselemezsin,
beceremezsin” gibi olumsuz algı ve telkinlerle doluysa hayatta başarılı
olma imkânımız son derece azalıyor. Tam tersine, bilinçaltı müspet algı ve
telkinlerle doluysa çok başarılı, girişken, atak olabiliyoruz.

Yıllar içindeki kendi tecrübelerimiz, bastırılan duygu
ve düşünceler, aşağılanma anıları, içerlemeler, önyargılar, tatmin edilemeyen arzular,
dürtüler, çözümlenmemiş çelişkiler, savunma mekanizmaları da bilinçaltında
depolanıyor.

Dostlarla, yakınlarla çok iyi ilişkiler içindeyken, bazen,
birdenbire ters düşüyor, tepki gösteriyor hatta onlara karşı bir patlama yaşayabiliyoruz.
Onlara karşı sergilediğimiz davranış belki de bize hiç yakışmayan, kişiliğimizin
tam zıddı bir hareket şekli olabiliyor. Yaptığımız harekete biz de
şaşabiliyoruz.

İşte orada, “bilinçaltı” devreye girmiş, bizi
yönlendirmiştir. Yıllardır biriken “içerlemeler”, söyleyememenin,
konuşamamanın, “taşı gediğine bir türlü koyamamanın” biriken öfkesi bizi
patlatmış, eteğimizdeki taşı dökmüşüzdür.

Aynı şey karşımızdaki kişiler için de geçerlidir. En
yakınlarımızdan, hiç beklemediğimiz bir anda, hiç beklemediğimiz bir yerde bize
karşı bir tepki, bir patlama meydana gelirse, o, büyük bir ihtimalle yıllardır
içe atılmış bir “içerleme”nin dışa vurumudur. O yakınımızı hemen silmek
yerine, duygudaşlık kurarak anlamaya, yeniden kazanmaya çalışmak lâzım!

İYİ HABER

Anne karnında, çocukluğumuzda olumsuz telkin ve etkiler,
bilinçaltımıza çok yoğun bir biçimde depolanmış olabilir. Bunlar kaderimizi şekillendirebilir.
Fakat bunu değiştirmek, tersine döndürmek elimizde… Bilinçaltımızdaki, “yapamazsın,
edemezsin, beceremezsin, senden bişey çıkmaz” yargılarının farkında
olursak, değiştirmek için de irade gösterebiliriz. Onların yerine, bizzat
kendimiz inanarak, “yapabilirim, yenebilirim, becerebilirim”
telkinlerini tekrar tekrar bilinçaltına gönderirsek ve bu telkinleri
gayretlerimizle destekleyip başarabileceğimizi kendimize kanıtlarsak kaderimizi
değiştirebiliriz.

Bilinçaltı, “derin” ve geniş bir konu. Uzun zamandır
yazmak istediğim ama bir türlü kaleme alamadığım bu konuyu şimdi yazmama, birkaç
gün önce okuduğum bir yazı vesile oldu. Zihindeki birikimler meselesini çok
ilgi çekici bir biçimde işleyen ve konuya önemli bir açılım getiren yazıyla
sizi baş başa bırakmak istiyorum:

 

BİRİKMELER

Bir yazıya başlamadan evvel kafamda bir fikir
parıldar; üzerinde durmayı, yazılarımdan birine konu yapmayı tasarlarım. Eğer
fikir, sağanak gibi beni sürükleyebiliyorsa hemen oturur yazarım, ama çoğu
zaman nedense işe başlayamam, ihmal eder, sanki unutmaya çalışırım, hatta iyice
unuttuğum bile olur. Ama bu parıltı, kendini yazdıracak cinstense elinden
kurtulmama imkân yoktur; ikide bir karşıma çıkar. Karşılaştığım bir olay,
duyduğum bir söz, sokakta gördüğüm bir yüz, bir davranış hemen içimde onu
uyandırır. Galiba daha çok okuduklarım beni ona teşvik eder. Öyle rastlayışlar
olur ki şaşar kalırım. Sanki kitaplığımdan şöylece çekiverdiğim bir cilt bu
fikri aydınlatmak için elimin altına kaymıştır. Parmaklarım bir mıknatıstır
sanki, yalnız yazacaklarımla ilgili olanları seçer. Kimi de çoktan beri
okuduğum bir eser vardır elimde, zihnimde bu konu başlayınca okuduklarım
birdenbire değişir, bana yazacaklarımla ilgili sözler söylemeye başlar. Sanki
yanıma biri oturmuş, düşüncelerimi tekrarlar yavaşça, kulağıma durmadan bir şeyle
fısıldar; beni o fikre, diyeceklerime çağırır. O zaman çaresiz kaldığımı anlar,
oturur yazacaklarımı yazarım

Ben bu hâle “birikmeler” adını verdim. Gerçi
aslında fikri yaratan kaynak neyse odur; birikmez de azalmaz da ama görüp
duyduğumuz olayların yanı sıra, hatta onların gürültü perdesi arkasında,
birtakım belirsiz şeyler de geçer içimizde; birtakım derin sessizlikler olur,
gördüklerimizden, duyduklarımızdan birçoğunu oraya atar, bununla sanki bir
soluğu, bir niteliği karanlık bir yerimizde biriktiririz. Uyurken, uyanıkken,
günlük basbayağı işlerimizle uğraşırken, hatta yaşama ortasındaki
kavgalarımızda sağırlaşırken orada bu türlü gizli olayların geçtiğini
sanıyorum.

Çünkü öyle olmasa insan gereği gibi işlemediği
bir düşünceyi, öyle bir oturuşta kâğıda geçiremez. Bizim yaratış dediğimiz; bir
âna, kısacık, ömürsüz saatlere sığabilecek niteliklerden olmamalı, olamaz da… Gerçi
kimi zaman şiirimizi bir solukta yazdığımızı, bir tabloyu birkaç saatte
bitiriverdiğimizi sanırız; herkese de bunu böyle söylediğimiz olur hatta
övünürüz de bununla; yaratışlarımızın hızına, çabukluğuna kendimiz bile
inanırız. Ama o düşünceyi ikide bir hatırlamış, işlemiş, düzetmiş,
değiştirmişizdir. Farkında olsak da olmasak da mutlaka çalışmışızdır onun
üstünde, hem de tadını çıkararak, özene bezene çalışmışızdır, düşlerimizde,
içimizde, sessizliğimizde çalışmışızdır.

Bu çabalarla insan ne birikir ne de biriktirir
gerçekte, belki kendini arar; topladığı birtakım gereksizlikleri atar
kendinden, derin bir aynanın içinde yüzünü, düşüncelerini onarır; duyduğu
birçok manasız seslerden, gürültülerden kalbini arıtır; böylece kendi iç
musikisini bulur; onu işitebilmek için bir konunun çevresinde halkalanan kişiliğini
görebilmek için çırpınır.

Ben kendi payıma, içinde bir düşünce ile
yaptığım gezintilerden her zaman daha arınmış, daha hafiflemiş dönerim. Bu
arınma da bir birikmedir elbette, ama öze, ta içe doğru bir birikme, azalma
şeklinde bir çağlamadır. Her düşünce gerçekte bir ışık çekirdeğidir; onunla
ilgili kardeş düşünceler de, sayısız anılar, renk renk duygular bu çekirdeğin
çevresinde kozalanır, onu sarar görünüşte, biçimlendirir, işler, canlandırır.
Ama biçimlerken arıtır da; onu nice gereksizden, kötüden, çirkinden kurtarır,
özleştirir, yalınlaştırır.

Düşünmek bir rahatlık, gerçek bir yalnızlık da
değildir. Düşünen kişi durmadan başkalarıyla konuşur. Başlayıp bıraktığı
fikirlerin, içinde parlayıp sönen hayallerin, açıklı koyulu ışıkların,
gölgelerin ortasında bir nizama, düzene doğru yol alır. Eser dediğimiz bu çeşit
bir birikmedir işte; bu çabaların aramaların, arınmaların yemişidir. İnsanın
kendine doğru bir yol açışıdır bu; içe, öze doğru arınışıdır.

Hem oraya kadar nelerden kurtulmak,
bulduklarımızdan, kurduklarımızdan neleri atmak zorunda kalırız! İlk bakışta
bizi imrendirmiş, sarhoş etmiş nice buluşlar, birdenbire çirkinleşiverir.
Saatlerce üstünde durduğumuz taslaklar, son biçimini almış güzellikler bile,
bir anda manasızlaşıverirler. Kimi zaman aylarca canla başla çalıştığımız
eserler bile bizi hayal kırıklığına uğratır; bezdirirler bizi, en kara bir
karamsarlık içine atarlar; kendimize güvenimizi, yaratma sevincimizi yok
ederler.

Kişiliğin, biraz da yalnızlık olduğunu
unutmamalı. Birikme, özleşme bizim kişiliğimiz emektir; onun iç sessizliğinde
geçen bir oluştur. Çevrenin bize sunduklarına ne kadar muhtaç olursak olalım,
hayat içinde başımızdan neler geçerse geçsin, ben insanın ancak yalnızlığında
geçenlere değer veririm. Ne olursa sessizliğimizde olur bizim… Eğer dıştan
gelen sesler dışımızda yankılanıp biterse, bizim için hiçbir anlam taşımazlar;
hiç duyulmamışlar demektir, hatta bize bir şey söylememişler, bizi bir yere,
bir başka uzaya çağırmamışlar, bize kendimizle, değerimiz, güzelliklerimizle
ilgili hiçbir şey söylememişler demektir. Dış, ancak içimize ulaşabildiği
ölçüde bir gerçek, bir değerdir; bir yol, bir soluk, bir ışık olabilir; bize
katıldığı kadar artırır bizi ya da şekillendirir, değiştirir, işler.
Gördüklerimiz gözlerimizde kalmayacak; duyduklarımız, gülüşlerimizde,
kahkahalarımızda değil, düşüncemizde yankılanacak. Biz toprağı bile içimizle
sürer, taşları kalbimizle yontabiliriz. İnsan ne yaratmış ne olabilmişse
içinde, içinin sessizliklerinde, yalnızlığında yaratmış, orada olmuştur. Kendi
dışında yaşayıp ölenlerden de kimseye, hiçbir çağa hayır gelmemiş…

Bütün ömürleri kalabalıkta geçenler,
kendilerinden çok uzaklarda yaşayanlar değil midir? Yalnızlıkları olmayanlar,
beş dakika tek başlarında kalınca patlayanlar, boşluklarından patlamazlar mı?

Siz durmadan konuşanların bir söz
söyleyebildiklerini gördünüz mü hiç? Yalnız duymaya acıkanların, sese,
gürültülere koşanların, bir ışığı, bir gerçeği anlayabildiklerini gördünüz mü?
Bunlar dünyadan bir düş gibi gelir geçerler; neye yaradıklarını bilmeden neye
yarayacaklarını düşünmeden göçüp giderler.

İnsana bir çeşit hırs gerekli olacak, bana öyle
geliyor. Derin gecelerde, içinde yaşadığımız karanlıklarda, ellerimizle,
düşüncemizle durmadan bir şeyi aramak hırsı; bir ışık, değer susuzluğu.
Çevremizde geçen hiçbir şey manasız değildir, elbette; ama bunun için önce
bizim manalı olmamız gereklidir. Karanlıkta ötemize berimize dokunan her olay,
bizim için hemen bir önem kazanabilir, ileriye, kendimize doğru yedebilir bizi.
Kişinin mutlaka kendine uyanması gerek önce; en derin karanlıklarda bile boş
bulunmaması gerek; tetikte durabilmesi gerek. Hem delice susayabilmeli kişi,
acıkabilmeli; açlığın, susuzluğun güzelliğini bilmeli…

İnsan kendine doğru birikmeyi özleyecek bu
dünyada; bu arınışı, azalışı sevecek ve yalnız onun için yaşadığını bilecek.

Selahattin Batu (1905-1973),
Düzyazının Sorgulayan Gücü… Derleyen: Emin Özdemir, Bilgi Yayınevi, S.147-150

<- Makale listesine don

Yorumlar

Henuz yorum yok.

Yorum Yaz